Perşembe , 13 Haziran 2019
Buradasınız: Anasayfa » Gezi » Bir düş şehri : Mardin
Bir düş şehri : Mardin

Bir düş şehri : Mardin

Yıllardır gidip görmek istediğim şehirlerinden başında gelirdi Mardin. İşim nedeniyle her ay farklı illeri ziyaret ediyorum. Temmuz ayında ziyaretimizin Mardin olacağını duyduğumda ise büyük bir heyecan yaşadım. Sonunda düşlerimin şehrini görecektim…

Sıcak bir yaz günü, İstanbul’dan 1,5 saat süren bir uçak yolculuğu sonrası ulaştık Mardin’e. İlk önce bizi içinde modern apartmanların bulunduğu, tepede değil, ovada kurulmuş olan Yeni Mardin karşıladı. Valilikten, belediyeye bütün mülkü amirlik burada bulunuyor. Daha sonra eski şehre doğru yol aldık. Otobüsle yolu tırmanırken Mezopotamya Ovası’ndan esen kum fırtınalarından dolayı sarı turuncu arası renk alan kerpiç evlerden, konaklardan oluşan Mardin şehri bütün ihtişamı, heybetiyle buyur etti bizi.

IMG_9970

Eski şehrin hemen girişinde bulunan otelimiz, nefis bir yere konumlanmış. Bahçesinden güzel bir tabloya bakar gibi seyredebiliyorsunuz kenti. Şehir ta uzaktan hoşgörünün, farklı dinlerin, farklı renklerin birada yaşadığı bir harmoni olduğunu fısıldıyor sıcak esen yeliyle bize. O manzarada kilise ve cami minareleri, yüzyıllardır sırt sırta vermiş yarenlik ediyorlar birbirlerine. Otel görevlilerinin ise “Odanız deniz manzaralı mı olsun?” şeklindeki sorusuna şaşıp kalıyoruz. Sonra öğreniyoruz ki, Mezopotamya Ovası geceleri Türkiye ve Suriye köylerinin yıldızlar gibi ışıdığı karanlık bir deniz gibi uzayıp gidermiş. Bunun ne demek olduğunu ise çok geçmeden anlıyoruz, deniz manzaralı odalara eşyalarımızı bırakıp şehri turlamaya başlıyoruz.

“Güneşin kenti” olarak bilinen ve Yukarı Mezopatamya Ovası’nda 1100 metre yükseklikte adeta boşlukta asılı duruyormuş izlenimi veren kent, ovanın güneşe yaklaştığı Mardin eşiğinin güney yamacına taştan bir taç gibi kurulmuş. Yüksek eğim nedeniyle evler üst üste sıralanmış. Şehre girdiğimizde bir canlılıkla karşılaşıyoruz. Sokaklar dolu, dükkan önlerine iskemleler atılmış, yan komşusuyla sohbet eden kavruk tenli, sıcak bakışlı güzel insanlar var etrafta..

105_0198

Mardin sokaklarından bir görünüm…

Geçmişi İ.Ö. 6000-6500 yıllarına kadar uzanan Mardin, tarihin çeşitli dönemlerinde sırasıyla Subariler, Sümerler, Akadlar, Mitanniler, Hititler, Asurlular, Persler, Romalılar, Araplar, Bizanlılar, Sasaniler, Abbasiler, Artuklular, Moğollar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Safeviler ve son olarak Osmanlılara ev sahipliği yapmış. Birbirinden farklı uygarlıklara ev sahibi yapmasından olsa gerek farklı kültürlerin, dinlerin, dillerin bir arada uyum içinde yaşadığı örnek kentlerden biri olmuş.

Kentin adı ilk kez  4. yüzyılda Roma Coğrafyacısı Marcellinus’un çalışmalarında “Maride Lorne Kaleleri” olarak geçiyor. Ermenice “savaşçı” ya da “şehit” anlamına gelen Mardi, Süryanice “kaleler” anlamına gelen “Merdin” kelimelerinin kentin isim kökenlerini oluşturduğu düşünülüyor.  Şehrin ismiyle ilgili rivayetlerden biri, bir Bizans komutanı din ismindeki bir keşişi öldürdükten sonra, ”Din öldü” anlamına gelen “Matedin” adı yöreye yerleşmiş, bir başka rivayete göre ise Pers Kralının hastalanan oğlu Mardin’in, Mardin kalesinin olduğu yerde şifa bulması sonucu şehrin adı Mardin olmuş.

Türkmen, Ermeni, Arap, Süryani gibi farklı etnik kökene, Şafii ve Hanefi Müslümanlar, Hıristiyanlar, Yahudiler, Şemsiler ve Yezidiler gibi farklı inançlara bağlı insanlara ev sahipliği yapan şehirde mimari de bu farklılıktan izler taşıyor. Sokak aralarında gizlenen Mardin evleri her biri bir sanat şaheseri, taş işçiliğinin zirvesi konumunda yapılardan oluşuyor. Evlerin kudretli kapıları ve onların üzerlerindeki Mardin’e özgü horoz şeklindeki kapı tokmakları kentin misafirperverliğinin şık birer simgesi olarak göze batıyor.  Kent mimarisine görkemini veren taş ustaları hala burada yoğun bir şekilde çalışıyor.

Kentte en çok Doğu Roma, Artuklular, Akkoyunlu ve Osmanlı izleri görülüyor. Sokaklar dar, merdivenli ve yöreye özgü “abbara” adı verilen, evlerin altında olan geçitlerle bezeli. Sokakların darlığı nedeniyle Mardin’de hala eşek ve katırlar ulaşım aracı olarak kullanıyor. Hatta sokaklardan çöpler belediyenin kadrolu katırları ile toplanıyor.

105_0204

Tarihi çarşıyı, sokakları arşınlarken Selçuklu mimarisine özgü silindirik minaresiyle Mardin’in simge yapılarından olan Ulu Cami’yi ziyaret ediyoruz. Artuklu zamanında iki minareli olarak inşa edilen caminin 15. yüzyıldaki Timur istilasında minarenin biri yıkılmış. Cami dikdörtgen bir avluya, yüksek duvarlara sahip. Batıya bakan kapıdaki duvarın yanında bulunan kara taşa özellikle çocuklar ellerini sürüp dilek diliyorlar. Caminin yanındaki hamam da Artuklu hükümdarı Melik Salih tarafından 14. yüzyılda yaptırılmış.

Şehrin şüphesiz en önemli el işçiliği telkari. Mardin ve Midyat’ta hala icra edilen telkari sanatı; çok ince tel haline getirilen gümüş veya altının ustalar tarafından işlenerek çeşitli takı ve süs eşyalarına dönüştürülmesi sanatı olarak tanımlanıyor. Birbirinden farklı tasarımların, modellerin olduğu gümüş ve telkari takılar mutlaka alınması gereken hediyeliklerden. Çünkü buradaki takıların benzerlerini İstanbul’da en az yarı fiyatı daha pahalı alıyorsunuz.

Sokakları, evleri, minareleri, gümüşlerinin yanı sıra Mardin’in en önemli özelliği kuşkusuz mutfağı. Birbirinden lezzetli tatların hakim olduğu Mardin mutfağında, et ve bakliyat ağırlıkta, sumak ve nar ekşisi yoğun olarak kullanılıyor ve yemeklerde ekşimsi bir tat hakim. En önemli yemek ise kaburga dolması. Sembusek (kapalı lahmacun), ikbebet (köfte), irok (kızarmış içli köfte), bello (mercimekli köfte), çig köfte, kibe (işkembe dolması), maldum (patlıcan dolması) yörenin önemli yemeklerinden.

Gezimiz esnasında biz akşam yemeği için Cerciş Konağı’nda karar kıldık. Yine Ova’ya ve “deniz manzarasına” hakim bir noktada kurulan Konak, bizi gerek ortamı, gerek yemekleriyle büyüledi. Gece Ova’dan görünen ateş yalımları, bunaltmayan o güzelim ılık yeli masanın üzerindeki bakır kaplardaki birbirinden leziz mezeler, Süryani şarabı, dinlendirici musikisi,  sıcak dost sohbetleri ve konağın çalışanlarının kibarlığı… Her şey birbiri ile o kadar uyum içindeydi ki, düşler şehri hünerlerini sergilemeye devam ediyordu işte.

Yemeğimizin ardından sıra en keyifli anlardan birine geldi. Kahve! Mardin mutfağında kahvenin de özel bir yeri var, yemeklerin hazmı için zor bir hazırlama süreci ve keskin bir tadı olan mırra sunumuyla da oldukça ilginç bir tecrübe yaşattı bize.  Yemeklerden sonra yine hazmı kolaylaştırmak için likör bardakları gibi küçük bardaklarda ikram edilen sumak şerbeti ise hem tat, hem sonrasında verdiği rahatlık hissiyle mutlaka denenmesi gereken bir tat olarak kaldı damaklarımızda.

Gezimizde Mardin’in en büyük yapılarından birisi olan Kasımiye Medresini de ziyaret ediyoruz. Medrese yine Mezopotamya’ya hakim yüksek bir tepede kurulmuş. Medresenin önünde renkli boncuklardan işlenmiş kolyeler, bilezikler satan, esmer tenli, sıcak bakışlı, küçük elli, küçük ayaklı güzel kız ve oğlan çocukları var. Renkli tezgâhlarının önünden geçerek çıkıyoruz Medrese’nin merdivenlerini. Kasımiye Medresesi’nin yapılış tarihi bilinmiyor ancak Artuklu döneminin sonlarında inşasına başlandığı Timur istilası ve Akkoyunlu saldırıları nedeniyle tamamlanamadığına inanılıyor. Medreseye son halini Akkoyunlular vermiş ismi de Cihangir Bey’in oğlu Kasım’dan geliyor. Medrese bölümü revaklı, eyvanlı ve iki katlı. Doğu ve batı bölümlerindeki revakların arkası “hücre” adı verilen öğrenci odaları bulunuyor. Güneydeki revaklarında ise türbe olduğu sanılan bölümler var.

IMG_9868

Kasımiye’nin ardından Mardin deyince akla gelen en önemli mimari eserlerden Deyrulzeferan Manastırı’na yol alıyoruz. Süryani Kadim (Ortodoks) Cemaati’ne 1932 yılına kadar patrik merkezliği yapmış manastır, Mardin’in 4 km doğusunda bir dağ yamacında Mardin ovasına hakim bir noktada bulunuyor. Kalabalık bir ekip olduğumuz için Kilisenin bugünkü Metropoliti bizi karşılayıp konuk odasına buyur ediyor. Diktörtgen biçiminde uzunca bir oda konuk odası, karşılıklı koltuklar önünde sehpalar sıralanmış. Odanın en başında ise Metropolitin masası bulunuyor. Yaklaşık 40 kişilik ekibi tek tek elini sıkarak karşılayan metropolit havadan sudan sohbet ediyor bizlerle. Konukluğumuz esnasında tamamen bize özgü bir gelenek olan şeker ve kolonya ikram ediliyor, ardında ise özel aromalı siyah çay. Misafirperliğe teşekkür ettikten sonra, Manastırı gezmeye koyuluyoruz.

Üç kattan oluşan manastır 5. yüzyıldan başlayarak farklı zamanlarda yapılan eklentilerle bugünkü haline 18. yüzyılda kavuşmuş. Milattan önce güneş tapınağı, daha sonra da Romalılarca kale olarak kullanılan bir kompleks üzerine inşa edilen Manastır, Mardin ve Kefertüth Metropoliti Aziz Hananyo’nun 793 yılından başlayarak büyük bir tadilat yapmasıyla manastır onun adıyla Mor Hanonyo manastırı olarak anılmaya başlanmış. 15. yüzyıldan sonra da manastırın etrafında yetişen zafaran (safran) bitkisinden dolayı manastır Dey-rulzafaran (Safran Manastırı) adı ile anılmaya başlanmış.

105_0166

Ve dönüş… Mardin seyahatimiz asıl amacı iş olduğu için kısa sürdü. Sınırlı zaman diliminde, saatle yarışarak gördük bu güzel mekânları. Aklımız Mardin’de kaldı. Huşu içinde, huzurla, mutlulukla doldu yüreğimiz. Anadolu’nun güzelliğini, bir şehrin aynı anda hem taşıdığı derinlikle, zenginlikle nasıl doğulu olduğunu, bir taraftan taşıdığı hoşgörüyle nasıl evrensel olduğunu anlattı bize. Bu şehrin hikayesi güzeldi. Bize kendimizi masal diyarlarında geziyormuş gibi hissettirdi. Sokaklarında dolaşırken bizi hiç tanımayan orta yaşlı bir kadının ayaküstü sohbetten sonra bizi evine davet edip kahve ikram etmek istemesi, bu hoşgörülüğün en güzel örneği değil de nedir? Ya yolumuzu kaybettiğimizde, tam tersi istikamette giden gencin, dönüp bize gideceğimiz yere götürmesi… Hikâye çok, sokaklara, o sokakların güzel yüzlerine bakmak yeterli sadece…

(Ağustos 2009)

[nggallery id=1]

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

Descargar musica