Pazartesi , 28 Eylül 2020
Buradasınız: Anasayfa » Gezi » Van deyince…
Van deyince…

Van deyince…

Van deyince sizin aklınıza ne geliyor bilmiyorum… Benim aklıma sıcacık insanların, tertemiz bir havanın, harika bir doğanın, lezzetli yemeklerin olduğu, gölüyle, şelalesiyle, karlı dağları ile Doğu’nun incisi bir kent geliyor. Van’a iki kez çok kısa süren seyahatler yaptım. İkisinde de kalbimi Van’da bırakarak döndüm. Van seyahatini birlikte gerçekleştirdiğimiz arkadaşım Seda Baştuğ bu site için çok güzel bir yazı kaleme aldı. Bol fotoğraf da gönderdi. Buyurun Seda’nın kaleminden farklı bir Van yazısı okuyun derim. Bence pişman olmayacaksınız…

Bu çok farklı bir Van yazısıdır!

Türkiye… Her yanında tarih, doğal güzellik, sıcacık insanlar ve bol acı olan bir memleket. Mikrofonlarda kardeşi kardeşe kırdıran sözlerle, hiç anlayamadığım ve anlamak da istemediğim siyasi manevralarla medeniyetlerin olduğu kadar, acıların da beşiği olmuş bir ülke. Öyle bir noktada yer alıyoruz ki, rahat vermiyorlar.

Ama ben bu satırları bu acılardan bahsetmek, siyasetin kirli yüzünün halklar üzerindeki can yakıcı etkisini anlatmak için kaleme almıyorum. Benim amacım çok başka.

Geçmişte yaşanan ne varsa müsebbibi olmadığımı biliyorum. Ve daha önce yaşananlar için yapacak hiçbir şeyim yok.

Genç bir kadın olarak her zaman önüme bakmayı yeğlerim. Geçmişte kalmam, geleceğe olumlu bakarım ve gücüm yettiğince güzellik tohumları serpmek isterim.

Bu bakış açısıyla yaptığım Van seyahatini anlatmak istiyorum ben.

İş amaçlı, 2 günlük bir Van seyahati gerçekleştirdim. Daha önce Van’a hiç gitmemiştim. Van hakkında bildiğim şey Doğu’da olduğu, terör olaylarının yaşandığı ve 1,5 yıl önce bir deprem geçirmiş olduğuydu.

Önyargılarım yoktur. Bu nedenle sadece, ne gördüysem olduğu gibi kaydettim zihnime.

Uçaktan iner inmez, Van’da ilk kez düzenlenen Van Kitap Fuarı’na gittik. Kalabalık, izdiham, açılıştaki konuşmaların uzunluğu ve yer yer gerilimi beni bunaltmıştı. Van’la ilgili iki cümleden biri terör. Vanlı olsaydım, ne yapardım bilmiyorum.

Çalıştığım için bir koşuşturma halindeydim. Çalışmak için kendime bir masa aradım. Çünkü o izdihamda bize ayrılmış bir oda olduğunu öğrenememiştim!

fotoğraf

Dev bir çadıra kurulan fuarın yan tarafında, yazarların imza etkinliği için ayrılan bir alan gördüm. Masa da vardı. Tamam, dedim. Burada bilgisayarımı açıp çalışabilirim. Oradaki görevliler de sağ olsunlar çayımı, suyumu eksik etmediler. Beni tanımıyorlardı ama!

Bilgisayarımı açmış çalışırken, birkaç çocuk geldi yanıma. Kitaplarını uzattılar. “Ben yazar değilim, çocuklar” dedim. Görevliler de “Yazarlar sonra gelecek” deyip çocukları uzaklaştırdı. Ama çocuklar gelmeye devam ediyordu. Çok ısrar ettiklerini görünce, kıramadım. Şu an adını bile bilmediğim bir kitabı, 11-12 yaşlarında bir kız çocuğu için imzaladım! Bir gün yazar olup kendi kitaplarını imzalatmayı hayal eden biri için ilginç bir andı.

Fuarda çok sayıda çocuk ve kadın vardı. Çocukları okullar getirir, ama bu kadar kadın nasıl gelmiş, diye düşünüp şaşırdım. Oysa orada ilk kez kitap fuarı düzenleniyordu. Bu, bütün halkı heyecanlandırmış. Tabii, Kürt yayınevleri ve yazarların da olması, insanların kendi anadillerinde kitaplar bulmasına da olanak sağlıyordu. Gazetecilerin röportaj yaptığı gençlerden biri, “Kitap arıyor ama bulamıyordum. Biz kitaba açız” diyordu. Birçok çocuğun da kitap satın aldığına şahit oldum. Şaşırdım. Meğer Valilik harçlık vermiş onlara, kitap alsınlar diye. Ama çocukların kitap aldıkları için bu kadar sevindiğini hiç görmemiştim. Onlar için kitap, nimet demek. Ben de kitap okumayı severim ama küçükken benim kitaplarımı hep annem alırdı. Şanslıymışım, ama buna sevinemedim.

Tempomuz yoğundu, düşünmeden oradan oraya koşturduk. Sonra da gezdik. Belki kaçırdığım detaylar da vardır, ama koşturduğumuz için çok dikkat edemedim.

Bizi önce Muradiye’ye götürdüler. Bir şelale varmış… Hiçbir düşünce yoktu zihnimde. Hava da biraz serindi, sanırım o an sadece bunu düşündüm. Zaten hava iyi olsaydı, bizi önce Akdamar Adası’na götüreceklerdi…

fotoğraf2

Otobüsten indiğimizde karşımızda uzun, tahtadan yapılmış ve sallanan bir köprü vardı. Köprünün altından dere akıyordu ve başımı sağa çevirdiğimde kalakaldım. Heybetli Muradiye Şelalesi bakışlarıma hapsoldu adeta… Hayatımda hiç bu kadar büyük bir şelale görmemiştim. Gürül gürül akıyordu. Şelalenin sesi nedeniyle yüksek sesle konuşmak zorunda kalıyorduk. Etrafta küçük bir çay bahçesi, dev şelale, yeşillik, biraz uzakta dağlar, dere ve köprü dışında hiçbir şey yoktu. Köprüyü geçip şelalenin karşısında durduk. Orada öylece, saatlerce durmak istedim. Hiçbir su, kendine bu kadar esir etmek istemez herhalde bir insanı. Büyülenmiş gibiydim. Keşke tek başıma gelseydim de saatlerce orada kalsaydım. Ama yarım saat sonra oradan ayrıldık. Bol bol da fotoğraf çektik tabii.

İkinci durağımız, inci kefallerinin akıntının tersine yüzmeye çalıştığı bir dere idi. Balıkları görünce çok şaşırdım. Bıkmadan usanmadan, akıntıyı aşmaya çalışıyorlardı. Şaşırdım, içimden “Aptal mı bunlar?” dedim. Meğer akıntının öteki tarafında yumurtaları varmış. Onları almak için uğraşıyorlarmış. Pek çoğu ulaşamadan ölüyormuş. Buraya gelen insanlar da akıntının üzerine zıplayan balıkları tutuyormuş. Ama tadının kötü olduğunu söylediler. Biz gelmeden bir gün önce turistik bir tesis olarak düzenlenip açılan bu yerde güvenlik, balık tutulmasına engel olmaya başlamış, tükenmesinler diye.

Akıntıya karşı ölümüne yüzen inci kefalleri… Buradan aklımda kalan cümle bu oldu.

Biz tüm bunları yaptığımızda akşam olmuştu ve acıkmıştık. Sultan Sofrası diye bir yere götürdüler bizi. Öğleyin yemeğe götürdükleri yerin adı da Hanedan’dı. Neden tüm restoran isimleri böyle, pek anlamadım.

Yemekte daha biz bir şey istemeden masayı donattılar. Van’ın eti meşhurdur, bilenler bilir. Yoğurtlu kebap yedim. Nefisti. İçli köfte, etsiz çiğ köfte, çoban salata ile masa donatıldı. Ama benim damağımda tadı kalan açık ayran oldu. O ayrandan sonra açık ya da kapalı tüm ayranlar yavan geliyor. Sonra semaverde çay geldi. Garsonlar bizim şehir dışından geldiğimizi anladığı için, pek çok yemeği sormadan getirdiler, tadalım diye. Hatta bir arkadaşımız köfte isteyince garson tepki gösterip, “Van’a geldi de köfte yedirttiler mi dedirtelim, et getiriyorum ben size” dedi! Hakkı vardı, arkadaşımız da çok memnun oldu sonra et yemekten. Çünkü etler gerçekten çok lezzetli. Bu arada söylemeden edemeyeceğim, fiyatları gerçekten çok makul.

Yemeğin ardından otele döndük. Herkes yorgundu ve ertesi sabah 08.00’da buluşmak üzere sözleştik.

Ertesi sabah Van Denizi kenarında Van kahvaltısı yaptık. (Pardon, siz orayı Van Gölü olarak biliyordunuz, değil mi?) Van Gölü, Marmara Denizi’nden büyükmüş. Gerçekten de ucu bucağı yoktu. 1 saat boyunca göle paralel olarak otobüsle yolculuk etmemize rağmen, göl bizimle geldi. Zaten görüntüsünün denizden bir farkı yok. Dalıp yüzesi geliyor insanın. Van halkı da göle Van Denizi diyor zaten, göl diyeni hiç duymadım.

fotoğraf (3)

Kahvaltı yaptığımız yer, Van-Kocaeli Dostluk Parkı’nın içindeki BahçeVan’dı. Çok heyecanlıydım, yıllardır herkesin öve öve bitiremediği Van kahvaltısını yapacaktım. Ama hayal kırıklığına uğradım. Bir yanlış anlama mı oldu, ne oldu bilemiyorum, 4 kişiye 1 kişilik kahvaltı düşecek şekilde kahvaltı getirdiler. Doymadık, ama sesimizi de çıkarmadık.

fotoğraf (1)

Kahvaltıdan sonra deniz kenarında turladık. Çok güzel bir sahili var Van’ın. Sahil kenarında da güzel oteller var. Biz, Van merkezdeki Büyük Urartu Oteli’nde konakladık. Otelimiz şehrin merkezinde, şehrin en işlek caddesine yakın bir yerdeydi. Bu arada şunu söylemeden edemeyeceğim, Van merkezde aradığınız her şeyi buluyorsunuz. Pek çok büyük mağaza da kentte yer alıyor. İstanbul’un bir semti gibi.

fotoğraf (2)

Kahvaltıdan sonraki durağımız Akdamar Adası idi. Bu sefer de çok heyecanlıydım, çünkü Akdamar’ı çok duymuştum. 20 dakikalık bir yolculuktan sonra Gevaş İskelesi’ne ulaştık. İskeledeki motorlar iki tarafa sefer düzenliyor. Motorun kalkması için gereken tek şey dolması, ama kısa sürede doluyor zaten. Van’da denizin ortasında tekne yolculuğu yapacağımı hiç hayal etmemiştim! Motorun dolmasını beklerken iskeledeki hediyelik eşyalara baktım. Van kedisi ile ilgili çok fazla eşya vardı; anahtarlık, oyuncak, resimler, kupalar, tabaklar… Bir dakika! Van kedileri neredeydi? O an aklıma geldi Van’ın kedileri ile de meşhur olduğu… Meğer bu nadide kedilerin soyu tükenmekte olduğu için koruma altına alınıyormuş. Ben Van kedisi resimli bir magnet aldım. 2,00 lira idi. Aslında kupa alacaktım ama ne olursa olsun bir kupaya 10, 00 lira vermek istemedim!

fotoğraf (7)

Tekneye bindik ve hareket etti. Sanki Beşiktaş’tan Üsküdar’a gidiyordum. Teknede bol bol fotoğraf çektirdik. Deniz, durgun ve sessizdi. Sanki Fethiye’deydim. Aman Allah’ım, nasıl duygular yaşamışım böyle?

10 dakikalık bir yolculuktan sonra Akdamar’a indik. Şaşırmaya alışmıştım. Bu sefer beni şaşırtan, turistik bir tesis olan adaya girişin 3,00 TL olmasıydı.

Akdamar, çok bakir bir ada. Kocaman adada dokusu bozulmadan restore edilmiş bir kilise ve küçük bir çay bahçesi var, o kadar! Her yer yemyeşil.

Akdamar, bildiğiniz gibi bir Ermeni Kilisesi. Ama ben 1884’te inşa edildiğini ve 3 yıldır turistik hale gelen kilisede her yıl Eylül ayında ayin düzenlendiğini bilmiyordum! Hoşuma gitti, ama Van zaten çok kültürlülüğe alışmış, farklı inançları ve kültürleri yadırgamayan bir kent. Çoğunluğu Müslüman olsa da. Halk Türkler ve Kürtlerden oluşuyor. Az da olsa Acem ve Türkmen de yaşıyormuş.

fotoğraf (4)

Yine konuyu dağıttım değil mi! Neyse… Ada 3 yıl önce düzenlenmeden evvel, genelde alemcilerin sandallarla ulaşıp alem yaptığı bir yermiş. Alemciler de işini biliyormuş yani!

Kilisede kapalı bir yer var. Meğer papazların ayine hazırlanma odasıymış. Eylül’de açılıyormuş. Ayinler dışında faal bir kilise değil. İçinde ve dışında Hıristiyan inancını simgeleyen çok sayıda değişik figür yer alıyor.

fotoğraf (5)

Kiliseyi gezdikten sonra dinlenmek için çay bahçesine geçtik. Masaya oturur oturmaz, çerezlerle donattılar. Hemen ardından çay geldi. Kahvaltıda doymayan ben, yiyecek bir şey var mı, diye sordum. Sadece bisküvi vardı, vazgeçtim. Meğerse buraya tesis yapması için bazı işadamlarına rica etmişler ama ilgilenen olmamış.

Bu kadar çok gezince ve yiyip içince, tuvalete gitme ihtiyacı oluyor insanın. Gittim ama bir ayrıntıyı düşünmediğim için şaşkınlık yaşadım. Tuvalette elime sabunu döküp akıtırken, sabunun elime yapıştığımı zannettim. Elimi yıkıyorum yıkıyorum, sabun çıkmıyor. Meğer Van Denizi’nin suyu imiş ve her ne kadar deniz desek de göl olduğu için içindeki sodyum eli yapış yapış yapıyormuş. Bunu da öğrenmiş olduk.

fotoğraf (6)

Tekrar vapura bindik, Gevaş’a doğru yola koyulduk. Artık yolculuk bitiyordu. Hüzünle mutluluğu bir arada yaşadım o an. Çünkü bir an evvel evime dönmek istiyordum. Kocamı özlemiştim. Ama Van’da daha gezilecek çok yer vardı.

Van’ın gerçekten çok temiz bir havası var. İnsana iyi geliyor. İnsanlarının ise yer yer ürkek, bazen öfkeli, ama sevgi dolu bakışlarını hissediyorsunuz hep. Bu kadar güzel bir memleket, kendi ülkesine kapıları kapalı yaşamış yıllarca. “Vanlıyım” deyince terörist olarak algılanmaktan bıkmış bir halk var orada. Devleti sevmiyorlar, evet. Bunun birçok haklı nedeni de olabilir, ama bu konuya girmeyeceğim. Devleti sevmiyorlar ama beni sevdi onlar. Çünkü insanları sevmekten hiç çekinmiyorlar.

Değme tatil bölgelerine taş çıkartacak bir doğası, tarihi ve denizi(!) olan bu kent, artık bir tatil yöresi olarak anılmalı bence. Doğu’da (Batı’dan uzakta) yaşamak, terörle yaşamak, unutulmak, üzerine depremi görmek… Bütün bunlarla yeterince yıpranmış bir Van var. Ama çok da güzel bir Van. Bu kent gezilip görülmeyi, insanı sevilmeyi hak ediyor. Orada Batı’da yaşayanların tanımadığı, ama eminim ki tanısalar sevecekleri bir Van var.

Önerim şu ki, tatile çıkacaksanız Van’a gidin. Hem tatiliniz ucuza gelir, hem unutamayacağınız bir tatil yaparsınız, hem de bu kenti tanırsınız. Vanlılar da hak ettikleri gibi tanınırlar, hatta yaşarlar böylece…

 

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak.

Descargar musica